9 Haziran 2010 Çarşamba



KADERE TESLİMİYET





Yeryüzünde yaşanan imtihan ortamının çok önemli bir sırrı vardır. Bu sırra vakıf olan müminler, karşılaştıkları zorluklara büyük bir şevk ve neşeyle sabır gösterirler. İşte bu sırrın özünde "kader" gerçeği vardır. Müslüman, Allah'ın herşeyi bir kader üzere yarattığını ve başına gelenlerin sadece Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiğini bilir. İnsanların hayatlarını tüm ayrıntılarıyla yaratan Allah'tır. En'am Suresi'nde yeryüzünde meydana gelen küçük büyük tüm olayların Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiği şu şekilde ifade edilir:


Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (En'am Suresi, 59)


İnsan, zamana bağlı yaşayan ve olayları sadece yaşadığı andan bakarak değerlendirebilen bir varlıktır. Ve insan, geleceği bilemediği için karşılaştığı olaylardaki uzun vadeli hikmetleri, güzellikleri ve hayırları da her zaman göremeyebilir. Fakat zamandan münezzeh olan ve zamanı yaratan Allah, zamana bağımlı olan tüm varlıkların hayatlarını "zamanın dışından" görüp bilmektedir. İşte bu noktada karşımıza çıkan kader gerçeğidir. Kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm olayları tek bir an olarak bilmesidir. Yani "sonucu bilinmeyen olaylar" sadece, bizim için birer "bilinmez"dir. Allah bizim bilemediğimiz bu olayların tümünü bilir. (Detaylı bilgi için bkz. Zamansızlık ve Kader Gerçeği, Harun Yahya)


Bu nedenle de insanın imtihanı, aslında başı ve sonu belli olan bir imtihandır. Geçmiş, gelecek ve içinde yaşadığımız an Allah Katında birdir; hepsi olup bitmiştir. Biz ise bu olayları ancak zamanı geldiği zaman yaşayarak öğreniriz.


İşte bu "kader ilmi" inkarcıların vakıf olamadıkları büyük bir ilimdir. Müslümanların dünya ve ahiret hayatındaki tüm zorluklara ve denemelere güzel bir sabır göstermelerine vesile olan da bu ilimdir. İman edenler "Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez. Kim Allah'a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah, herşeyi bilendir." (Teğabün Suresi, 11) ayetinde de bildirildiği gibi, başlarına gelen herşeyin bir kader üzere gerçekleştiğini bilmenin rahatlığını ve huzurunu yaşarlar.


Müminlerin imtihanı Allah'tan bir rahmet olarak çok kolay yaratılmıştır. Fakat bu kolaylık yalnızca samimi iman eden ve kadere tevekkül edenler içindir. Hakkıyla iman eden, samimiyetle Allah'a teslim olan bir Müslüman, karşısına çıkarılan görüntülerin sürekli değişmesini ibretle, heyecanla, şükürle, tefekkürle seyreder. Koltuğa oturup bir filmi seyreden kişinin rahatlığı içinde, onun için hazırlanmış olan kaderi güven ve sevinçle takip eder. Bazen hareketli, bazen ürkütücü, bazen nefse hoş gelen, bazen sakin görüntülerden oluşan bu kader görüntülerinin tamamında bir iman zevki, iman heyecanı vardır. Ürkütücü görüntüler, özel hazırlanmış görüntülerdir. En ince detayına kadar planlıdır. Ama sonuçta bunların tümü Allah'ın bilgisi dahilinde ve O'nun kontrolündedir.


Kader gerçeğini bilen ve imtihanın bu sırrını kavrayan bir Müslüman başına gelen her türlü musibeti, açlığı ya da fakirliği bir güzellik olarak görür ve bunlardan çok büyük bir zevk alır. Çünkü bu denemeler karşısında gösterdiği güzel ahlakın Allah Katında çok değerli olduğunu bilir. Bu, müminlere has bir zevktir. Müslümanlar bu tip sıkıntılar karşısında hüzün, stres, acı, panik, korku gibi duygular yaşamazlar. Çünkü Allah'ın hayır ya da şer olarak görünen tüm olayları, Müslümanların hayrına çevireceğini bilirler. Allah bir ayetinde müminlere, "… Allah, kafirlere müminlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez." (Nisa Suresi, 141) şeklinde bildirmiştir.


Ancak burada yanlış anlaşılmaması gereken bir nokta vardır: Müminler dünyada her türlü sıkıntı ve zorlukla karşılaşabilir, mallarını kaybedebilir, fiziksel olarak zayıf düşebilir, hastalanabilir, yaralanabilir, ölebilir veya öldürülebilirler. Ancak bunların hiçbiri Müslümanlar için bir "şer" değildir. Allah bunlarla iman eden kullarını denemeden geçirir ve gösterdikleri sabrın karşılığını da hem dünyada, hem de ahirette kat kat fazlasıyla verir. Ve Müslümanlar bu kısa imtihan dönemi sonucunda sonsuz bir cennet hayatı ile mükafatlandırılırlar.


Bu önemli gerçeğin bilincinde olan Müslümanlar, işte bu yüzden zorluklarla karşılaştıklarında şevklenirler. Müminlerin bu şevkleri, aynı zamanda inkar edenlerin kurdukları tuzakları etkisiz kılan ve başarılı olmalarını engelleyen çok özel bir durumdur. İnkarcılar müminleri zor durumda bıraktıklarını zannettikleri anlarda, onlardaki bu neşe ve şevki görerek onlara asla zarar veremeyeceklerini de anlamış olurlar. Üstelik Müslümanların zorluk anlarında yaptıkları konuşmalar da onların yaşadıkları teslimiyeti ve tevekkülü inkarcılara gösterir. Kuran'da müminlerin zorluk karşısında söyledikleri sözler şöyle bildirilmiştir:


"Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah'a tevekkül etmelidirler." İnkar edenler, resullerine dediler ki: "Muhakkak (ya) sizi kendi toprağımızdan süreceğiz veya dinimize geri döneceksiniz." Böylelikle Rableri kendilerine vahyetti ki: "Şüphesiz Biz, zulmedenleri helak edeceğiz. Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır)." (İbrahim Suresi, 12-14)



De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)


Kuşkusuz tüm bunlar, Müslümanların Allah'ın yarattığı kadere olan teslimiyetlerinin sonuçlarıdır. Allah'a dayanıp güvenen bir insan, artık hiçbir korku ve mahzunluk yaşamayacaktır:


Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Ahkaf Suresi, 13)



Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)



Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edenler ve (Allah'tan) sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Yunus Suresi, 62-64)


Allah başka ayetlerinde de Kendisi’ne inanan ve teslim olan kullarının asla kopmayacak bir "kulba" yapıştıklarını bildirmiştir:


Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulba yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah'a varır. (Lokman Suresi, 22)



Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)

23 Temmuz 2008 Çarşamba




ALLAH'IN HER İNSANA İLHAMI: VİCDAN

Vicdan, her insanı güzel olan tavra ve düşünceye yönelten, insanın sağlıklı muhakemede bulunmasını, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edebilmesini sağlayan manevi bir özelliktir.

Vicdanın önemli bir özelliği tüm insanlarda ortak olmasıdır. Yani bir insanın vicdanına göre doğru olan, aynı koşullar söz konusu olduğu sürece diğer insanların vicdanları için de doğrudur. Vicdanlar hiçbir zaman çatışmaz. Bunun nedeni ise vicdanın kaynağıdır; vicdan Allah'ın ilhamıdır. Allah, her insana vicdanı aracılığı ile Kendisinin hoşnut olacağı en doğru ve en güzel tavırları bildirmektedir. Vicdanın Allah'ın ilhamı olduğu Kuran'da Şems Suresi'nde şöyle bildirilmektedir:

"Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene'. Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 7-10)

Yukarıdaki ayetlerde Allah nefse fücuru (günaha ve isyana girişmek, fasık olmak, yalan söylemek, baş kaldırmak, haktan yüz çevirmek, nizamı bozmak ve ahlaki çöküntü gibi takvanın zıddı hareketler) ve aynı zamanda ondan sakınmayı ilham ettiğini bildirmektedir. İşte insanı kötülüklerden sakındıran ve doğruyu bulduran, vicdanıdır.

Vicdanın en önemli özelliklerinden biri ise insanın kendi kendine doğruyu bulmasına yardımcı olmasıdır. Vicdan, kimse göstermese de insana doğruyu gösterecektir ancak önemli olan insanın vicdanına başvurması, onun ne dediğini dinlemesi ve eksiksizce söylediklerini uygulamasıdır. Bu nedenle vicdan dinin temel unsurudur diyebiliriz.

Herşeyden önce şunu unutmamak gerekir: Her insan şuur sahibi olduğu andan itibaren Allah'ın kendisine ilham ettiği vicdanının söylediklerinden sorumludur. Etrafındaki olayları idrak etmeye başlayan, muhakeme yeteneği kazanan her insan artık vicdanını duyacak, nefsi ile vicdanı arasındaki farkı ayırt edebilecek yeteneğe ve vicdanına uyabilecek iradeye sahip olmuş demektir. Artık bundan sonra karşılaştığı olaylar esnasında seçtiği yoldan hesap günü sorgulanacaktır; vicdanına uyuyorsa ayetlerde haber verildiği üzere, Allah'ın sonsuz cennetine layık görülecek, nefsine uyuyorsa "kapıları kilitlenmiş" sonsuz bir ateşle karşılaşacaktır.


ALLAH'IN VARLIĞININ DELİLLERİ VİCDANLA GÖRÜLEBİLİR

Vicdanına uyan bir insanın ilk olarak yapacağı şey, çevresinde gördüklerini sorgulamak ve araştırmak olacaktır. Ve idrak yeteneği gelişmiş insan görecektir ki kusursuz bir evrende, herşeyiyle eksiksiz olarak yaratılmış bir dünyada yaşamaktadır.

Herkes, doğduğu andan itibaren içinde bulunduğu ortamı ve koşulları bir düşünsün. Tüm detaylarıyla ince ince düşünülüp tasarlanmış bir dünyada yaşıyoruz. Sadece kendi bedenimizdeki sistemler bile insanı şaşkınlığa düşürecek kadar kusursuz. Şu anda bu kitabı okuyan herkesin kalbi hiç teklemeden atıyor, derisi kendisini sürekli yeniliyor, akciğerleri kanı temizliyor, böbrekleri kanı süzüyor, hücrelerinde saniyede milyonlarca protein yaşamının devam edebilmesi için sentezleniyor. Ve kişi, içinde gerçekleşen bunlar gibi daha binlerce faaliyetten habersiz yaşıyor ve belki de bunların bazılarının nasıl gerçekleştiğini dahi bilmiyor.

Bu kadarla da kalmıyor, içinde yaşadığımız gezegenin milyonlarca kilometre uzağında gerekli ısı, ışık ve enerjiyi sağlayan Güneş var. Ama Güneş ile Dünya arasındaki mesafe o kadar iyi ayarlanmış ki, bu enerji kaynağı gezegenimizi ne kavurup yok ediyor, ne de soğuktan donduruyor.


Sonra gökyüzüne bakıyoruz. Dünyayı çepeçevre saran hava kütlesinin estetik görünmesinin yanısıra insanları ve tüm canlılığı dış tehlikelerden koruduğunu öğreniyoruz. Eğer gezegenimizi saran bu atmosfer olmasa, dünya üzerinde tek bir canlı dahi var olamayacaktı.

Bunların her birini tek tek düşünen insan elbette ki kendisinin ve içinde yaşadığı evrenin nasıl meydana geldiğini ve varlığını nasıl devam ettirdiğini sorgulayacaktır.

Bu aşamada vicdanınıza başvurarak karar vermelisiniz. Sayısız detay içeren, muhteşem sistemlerin tesadüflerle oluşması ve yine kendi kendine bu kadar kusursuzluk içinde işlemesi mümkün müdür?

Vicdanını kullanan her insan bu soruya cevap verebilir ve evrendeki herşeyin bir Yaratıcısı olduğunu ve bu Yaratıcının çok üstün bir akla, çok üstün bir güce sahip olduğunu ve herşeye güç yetirdiğini kavrayabilir. Allah'ın varlığının delilleri her yerde açıkça görülmektedir. Evrende ve canlılarda var olan bilinçli tasarımlar ancak yüksek bir bilincin ürünü olarak ortaya çıkabilir. Bu, son derece açık, yalın ve tartışmasız bir gerçektir. Sadece yaratılmışlar arasındaki kusursuz uyumu görmek bile vicdanın, bunların birbirlerinden bağımsız olarak tesadüflerle oluşamayacaklarını, hepsinin tek Yaratıcı olan Allah'ın eseri olduğunu görmesi için yeterli olacaktır.

Ancak, vicdanını kullanmayan biri aynı anlayışa sahip olamaz. Çünkü bu kavrayış akılla kazanılır ve akıl da ancak vicdana uyulduğunda ortaya çıkan manevi bir özelliktir. Vicdana uygun olarak yapılan her tavır aklın oluşmasını ve gelişmesini sağlar. Fakat burada "aklın tanımı" dikkat edilmesi gereken önemli bir noktadır. Akıl, -daha önce de belirttiğimiz gibi- günlük yaşamda kullanıldığı anlamından yani zekadan farklı bir kavramdır. Bir insan ne kadar zeki olursa olsun, bilgisi, kültürü ne kadar fazla olursa olsun, vicdanını kullanmıyorsa "akılsız" olacaktır ve birçok gerçeği göremeyecek, gördüklerini de kavrayamayacaktır.


www.SakinUnutmayin.com

3 Ocak 2008 Perşembe

VİCDANLI İNSANLARIN DÜNYADA YAŞADIKLARI ORTAM VE CENNET



İnsanların birçoğunda dinin hükümlerini uygulamanın, fedakarlık yapmanın, dürüst olmanın, kısacası vicdana uyarak davranmanın kişiye bazı şeyler kaybettireceğine dair yanlış bir inanç vardır. Halbuki bu çok büyük bir yanılgıdır. Herşeyden önce, Allah Kuran'da, emrine uyup güzel davranışlarda bulunanlara sonsuz bir cennet hayatı vaat etmiştir. Bu, kazançların en büyüğüdür. Ancak bilinmelidir ki, Allah inananlara sonsuza dek tükenmeden sürecek olan bu olağanüstü yaşamın yanında, dünyada da güzel bir hayat yaşayacaklarını belirtmektedir:

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

(Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

Allah dünyada müminlere hem maddi, hem manevi yönden zenginlik verir. Bu, birçok kişinin göz ardı ettiği ya da farkına bile varamadığı bir gerçektir. Hatta müminlerin dünyada hep yokluk içinde yaşadığı gibi bir yanılgı yaygındır halk arasında. Oysa birçok Kuran ayetinde Allah'ın tarih boyunca müminlere verdiği zenginlik ve güç bildirilmiştir. Örneğin Allah Hz. Muhammed (sav)'e "Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?" (Duha Suresi, 8) ayetini indirmiştir. Ayrıca Kuran'da Allah'ın Hz. Süleyman'a, Hz. Davud'a, Hz. Yusuf'a, Hz. Zülkarneyn'e ve Hz. İbrahim'e bu dünyada büyük bir mülk armağan ettiğinden söz edilmekte, tüm inananlara geçmiştekilere verilen imkanların verileceği de müjdelenmektedir.

Zenginlik, ihtişam, güzellik, estetik cennetin özellikleridir. Vicdanına uyan kişilerin en büyük hedefleri ise Allah'ın hoşnutluğunu ve cennetini kazanmaktır. Allah bu kişilere, büyük bir özlem duydukları cenneti hatırlatmak ve cennete olan arzularını arttırmak için onlara zenginlik ve ihtişamı dünyada da yaşatır. Ayrıca Allah vicdan sahibi, seçkin ve onurlu insanların dünyada diğer kişilere karşı her yönden üstün ve güçlü olmalarını da istemektedir.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Allah dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak bazı kullarına burada zenginlik vermeyebilir. Böyle bir durumda da müminler Allah'ın dilediği kişiye, dilediği kadar rızık verdiğini bilir ve bulundukları durumdan razı olurlar. Ahireti düşündükleri için kısa dünya hayatındaki hiçbir koşul onları sıkıntıya düşürmez. Her türlü durumda Allah'a şükrederek, ahireti isterler. Kuran'da bu gerçek şöyle bildirilmektedir:

Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette(ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir metadan başkası değildir. (Rad Suresi, 26)

Dünyadaki maddi zenginlik ve refahın yanı sıra Allah bu üstün ahlaklı kişilere asıl olarak manevi bir refah verir. Bu kişiler vicdanlarını kullanmalarına ve Allah'ın hoşnutluğunu aramalarına karşılık, bir insan için en önemli özelliklerden biri olan huzura sahiptirler. Ruhlarında hiçbir sıkıntı ve karmaşa olmaz. Dürüstlüğün ve samimiyetin rahat ve güvenli halini yaşarlar. Allah'tan başka hiç kimseden korkmadıkları ve çekinmedikleri için sıkıntı, endişe, korku gibi hisleri yaşamazlar. Dünyevi hırslarının, kıskançlıklarının, bencilliklerinin olmaması onların mutlu, rahat ve neşeli olmalarını sağlar.

Allah birçok ayetinde o felah bulanları, yani kurtuluş ve mutluluk içinde olanları şöyle bildirmektedir:

...Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)

Doğrusu, temizlenip arınan felah bulmuştur; Ve Rabbinin ismini zikredip namaz kılan. (Ala Suresi, 14-15)

Artık namazı kılınca, yeryüzünde dağılın. Allah'ın fazlını isteyip-arayın ve Allah'ı çokça zikredin; umulur ki felaha kavuşmuş olursunuz. (Cuma Suresi, 10)

Vicdan sahibi kişiler sadece kendileri gibi güzel huylu kişilerin yanında rahat edebilir. Çünkü bir insanın başkasıyla dost olabilmesi için onun ahlakından ve karakterinden hoşlanması gerekir. Vicdan ise sadece vicdanlı tavırlardan zevk alır. Nefsindeki istek ve tutkulara uyan kişilerin kararları, tavırları, sohbetleri hep Allah'tan uzak olur. Allah'a yakınlaşmak için çaba harcayan insan ise böyle bir ortamdan kaçınarak, Allah'ın hoşnut olacağı ortamlarda bulunmayı ister. Nitekim Allah'ın emri de budur:

Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme. (Kehf Suresi, 28)

Aslında vicdanlı bir insanın kıstası cennettir; cennete büyük bir özlem duyduğu için dünyadaki şartlar için de oradaki ortamın benzerini oluşturmaya çalışır. Cennetteki insanlarla nasıl konuşulursa müminlerle öyle konuşur, cennetteki nimetlere bakan bir insanın yüz ifadesi neyse o bakışı kullanır, cennette söyleyemeyeceği bir sözü söylemez, cennette düşünemeyeceği bir kötülüğü düşünmez. Ayrıca cennet nasıl her yönden, maddi ve manevi olarak kusursuz bir temizliğe sahipse, dünya şartlarında oluşabilecek en fazla temizliği sağlar; cennette olmayacak, cehenneme has tüm özelliklerin herbirini dünyada da ortadan kaldırmaya çalışır.
Dolayısıyla vicdanına uymakla bir insan kendisini cennetteki hayatına hazırlıyor ve cennete layık olmak için eğitiyor demektir. Bir ayette Allah, güzel davranışlarda bulunanların cennetteki yerlerini hazırladıklarını şöyle bildirir:

Kim inkar ederse, artık onun inkarı kendi aleyhinedir; kim salih bir amelde bulunursa, artık onlar kendi lehlerine olarak (cennetteki yerlerini) döşeyip hazırlamaktadırlar. (Rum Suresi, 44)



VİCDANINA UYMAYAN KİŞİLERİN YAŞADIKLARI ORTAM VE CEHENNEM

Vicdanlı kişilerin dünyadaki yaşantılarından söz ederken, toplumun büyük bir çoğunluğunda vicdana uymanın insanın çıkarlarını zedeleyeceği gibi bir inanışın yaygın olduğunu belirtmiştik. Dolayısıyla bu yanlış mantığa sahip kişiler vicdanlarına uymayarak istek ve tutkularını tatmin edebileceklerini, çıkarlarını koruyabileceklerini ve böylece karda olacaklarını zannederler. Dünya hayatındaki yanılgılarının en büyüklerinden biri budur ve bu sapkın inanışları nedeniyle hem dünyayı hem de ahireti kaybederler.

Dünyayı kaybederler, çünkü herşeyden önce vicdana uymamanın verdiği büyük bir iç sıkıntısı yaşarlar. Vicdan Allah'ın emrindedir ve insanın kontrolünün tamamen dışındadır. Bir insan kendi içinde ne karar verirse versin, neye eğilim gösterirse göstersin, vicdanı onun peşini asla bırakmaz ve her durumda doğruyu söyler. Bir yandan doğrunun ne olduğunu dinleyip bir yandan da buna uymamak büyük bir "vicdan azabı" doğurur. "Vicdan azabı" diğer sıkıntıların hiçbirine benzemez. Bu, Allah'ın insanlara yaptıklarına karşılık olmak üzere ve aynı zamanda hatalarını düzeltmeleri için fırsat olarak verdiği bir sıkıntıdır. Kuran'da vicdanlarına uymadıkları için sıkıntı çeken ve bu sıkıntıya dayanamayarak tevbe eden üç kişiden özellikle bahsedilmektedir:

(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)

Kuran'da, çektiği vicdan azabı örnek verilenlerden biri de Allah'ın övdüğü bir elçisi olan Hz. Yunus'tur. Hz. Yunus, kavmi kendisini dinlemeyince onları terk etmiştir. Fakat bir süre sonra kavmini terk etmesinin yanlış olduğunu anlayarak büyük bir pişmanlık duymuş ve Allah'a tevbe etmiştir. Allah tevbesini kabul ederek onu tekrar peygamber olarak bir kavme göndermiştir. Bu kıymetli insanın duyduğu vicdan azabı Kuran'da farklı ayetlerde şöyle tarif edilmektedir:

Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. Karanlıklar içinde: "Senden başka ilah yoktur, Sen Yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye çağrıda bulunmuştu. Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, iman edenleri böyle kurtarırız. (Enbiya Suresi, 87-88)

Şimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu. Eğer Rabbinden bir nimet ona ulaşmasaydı, mutlaka yerilmiş ve çıplak bir durumda (karaya) atılmış olacaktı. (Kalem Suresi, 48-49)

Yalnız özellikle belirtmek gerekir ki, yukarıda verilen her iki örnekte de, vicdan azabından dolayı tevbe ederek bu durumlarından kurtulan müminler vardır. Bu örneklerden anlaşıldığı gibi, bir insanın huzur bulabilmesi için vicdanına uyması, hata yaptığında tövbe ederek Allah'a yönelmesi şarttır. Aksi bir tavır gösteren kişilerin yaşantıları boyunca "içlerinin kahır dolu olması", "üzüntü" içinde yaşamaları kaçınılmaz bir durumdur.

Ancak buna rağmen insanların çok büyük kısmı duydukları vicdan azabına rağmen hakka karşı direnen tutumlarını sürdürür, vicdanlarına uymazlar. Genellikle daha önce söz ettiğimiz vicdanı baskı altına alma, erteleme ve mazeretler öne sürme gibi yöntemlerle içlerindeki sesi bastırmaya çalışırlar. Allah vicdanlarına uymayan, kalbi İslam'a ve dine karşı duyarsız olanların iç sıkıntılarını, yaşadıkları manevi boşluk ve sahipsizlik hissini Kuran'da şöyle bildirmektedir:

... Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir. (Hac Suresi, 31)

Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (Enam Suresi, 125)

Yaşadıkları bu iç sıkıntısının yanında bir de ruhlarının bir türlü tatmin olamaması vardır. Dünya şartları içinde sahip olabilecekleri en fazla menfaati elde etseler dahi bununla tatmin olamazlar. Her zaman bir doyumsuzluk ve eksiklik hissederler. Çünkü Allah insanın ruhunu sadece vicdanına uymakla, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmakla tatmin olacak şekilde yaratmıştır. Bir ayette şöyle denir:

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)

Yukarıdaki ayetten de anlaşıldığı gibi, ancak Allah'a yönelen, O'nu anan ve O'nun kendilerine bir yol gösterici olarak armağan ettiği vicdana tabi olan kişiler dünyada rahatlık bulabilirler.

Ayrıca vicdanlı birinin çevresinde nasıl hep vicdanlı kişiler bulunursa, vicdanına uymayan kişiler de yine vicdanına uymayanlarla birlikte olmaya mahkumdur. Böyle kişilerin çevresinde hep "şeytanın peşine takılmış", vicdanına uymayan insanlar ve bunların oluşturduğu sıkıntı verici bir ortam oluşur. Aslında gerçeği bildikleri halde uygulamayanlar, fedakarlık yapmayı çirkin görenler, adaletsizlik yapanlar, kıskanç davrananlar, insanlarda gördükleri eksikliklerle alay edenler, kibirlenenler ve bunlar gibi her türlü kötü ahlakı uygulayanlar, aynı tavırlarla karşılık görürler. Herşeyden önce, vicdanın değil de çıkarların kıstas olduğu bir ortam son derece güvensizdir. Böyle bir ortam herkes üzerinde büyük bir tedirginlik yaratır. İnsan kimden ne göreceğini bilemez. Gerçek bir dost asla bulamaz. Gerçek vefa ve sadakati bulamaz. Fedakar bir tavır hiçbir zaman oluşmaz. Insanlar hep kendilerine karşı insaniyetli ve ince düşünceli davranılmasını isterler. Ancak böyle bir ortamda ne kendileri başkalarını düşünür ne de başkaları onları düşünür.

Böylece dünyada maddi ve manevi her yönden cehennem ortamını yaşarlar. Üstelik içinde bulundukları sıkıntılı durumun bazen kendileri bile nedenini anlayamazlar. Allah'tan vicdana uymamanın bir cezası olarak, bir türlü tatmin etmeyen, huzur vermeyen, güzellik göstermeyen bir hayatı yaşarlar. Ancak bu, yalnızca dünyada yaşadıkları azapdır. Ahirette karşılaşacakları sonsuz azap elbette dünyadaki ile kıyas edilemeyecek derecede korkunç ve dehşetli olacaktır. Dünyada vicdansızlık yapanların ahirette görecekleri karşılık Kuran'da şöyle bildirilir:

Artık o gün hiç kimse (Allah'ın) vereceği azap gibi azaplandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz. (Fecr Suresi, 25-26)

Önemle belirtilmesi gereken bir nokta daha vardır: Vicdanlı kişiler nasıl cennetteki yerlerini hazırlıyorlarsa, vicdansızlar da aynı şekilde cehennemdeki yerlerini hazırlamaktadırlar, ama kendileri bunun şuurunda değillerdir:

Azab konusunda senden acele (davranmanı) istiyorlar. Eğer adı konulmuş bir ecel (tayin edilmiş bir vakit) olmasaydı, herhalde onlara azab gelmiş olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan, onlara kuşkusuz apansız geliverecektir. Azab konusunda senden acele (davranmanı) istiyorlar. Oysa cehennem, o inkar edenleri gerçekten kuşatıp-durmaktadır. Azabın onları üstlerinden ve ayaklarının altından kaplayacağı gün (Allah): "Yaptıklarınızı tadın" der. (Ankebut Suresi, 53-55)


www.harunyahya.net